Haberler

Tırnaksız Taksici (Gerçek Hayat Hikâyesi)

Hafıza Hanım; iri ceylan gözlü, kara kaşlı, esmer, zayıf, orta boylu 20 yaş civarındaki taksiciyi, bir yazarın gözüyle süzüyordu: bu oğlan, tahmin ederim ki 20-25 yaşlarında… yaşının küçüklüğüne rağmen olgun, ağırbaşlı, başından çok işler geçmiş yaşlı birisine benzer yönleri var.

Ben insan ruhunun sarrafıyım, anlarım: kısa kesilmiş saçlarda beyazlar var “Dur!” bunun tırnakları yok ya! Hem de bütün tırnakları!

2007 senesi bir defa gelmişti Hafıza Hanım, Ankara’dan Ürümçi’ye, şimdi 2011.

2009 olayından sonra sanki her şey değişmişti. İnsanların ruh haleti, psikolojisi, dışarı ülkeden gelen kendi akrabalarına bakışları her şey değişmişti. Sanki sokaklardaki kan kokusu halâ gitmemiş gibi…

Çinli Çinlinin taksisine (Hitaylar Hitayın taksisine) biniyor, Uygurlar Uygur’un taksisine biniyor… İnsanların çoğu kısmı ağzı var dili yok olmuş, hatta dilini yutmuşçasına…

Kayıp evladını arayıp soran hemen yok ediliyor. “Ölen” evladına “öldü” diyen yok ediliyor. İnsanlar ne yapsın?!

– Oğlum! diye hitap etti Hafıza Hanım.

– Buyurun hanım abla!

– Tırnaklarına ne oldu?

Oğlanın konuşmak istemediği her halinden belliydi. Tekrarladı Hafıza Hanım.

– Kader diyelim hanım abla…

– Ya da doğuştan mı?

Oğlan ünlemedi (ses çıkarmadı), yalan söyleyip “Evet, doğuştan” demek de istemiyordu. Gerçekleri söylemeyi asla istemiyordu. İstenmedik bir olayı hatırlayıp, kendini kaybederek kaza yapmamak için, hem yol trafiğini hem taksisinin orasını burasını hafifçe kontrol etmeye çalıştı.

– Kusura bakmayın hanım abla, dışarı ülkeden mi geldiniz?

– Evet, 10 senedir Ankara’da yaşıyorum. 2007 senesinden bu yana gelmemiştim.

– Sizden bir ricam, hanım abla; döndüğünüzde Türkiye’nin bütün insanlarına, taşına toprağına, tırnaksız taksiciden selam söyler misiniz?... Mümkünse Çinliden başka bütün dünya insanlarına selam söyler misiniz?!?!..

– Söylerim oğlum, elbette söylerim!

Hafıza’nın nedense gözleri yaşla doldu ve yaşlar ip kopmuş inciler gibi dökülmeye başladı.

– Temiz duygulu, milli hissiyatları olan iyi bir anneye benziyorsunuz hanım abla! Cenabı Allah Uygur’un başına gelen zulüm-külfet felaketi hiçbir bendesine vermesin! (Ah çektikten sonra sözüne devam etti tırnaksız taksici…)

–18 yaşındaki üniversite öğrencisi, ikiz oğlan idik, kardeşimle ikimiz. 26.6.2009 gece saat 2’de 10 bin Çinli, Guangdung’da uyumakta olan 800 Uygur işçiyi linç etti. Biz Ürümçi’de o olayı protesto etmek için, ellerimize Çin bayrağını alarak, bütün öğrenciler, tertip intizam ile usluca caddeye çıkmıştık. Bizden önce binlerce silahlı Çin askerleri bizim dört bir tarafımızı ablukaya almıştı. Bir Çinliye bir çakıl taşı attığımız yoktu. Bir Çinlinin burnunu kanattığımız da yoktu. Çin askerleri bizi otomatik tüfekler ile taramaya başladı. Uslu olsak da koyun sürüsü değiliz. Ölümden korkmadık, bir anda kahraman ecdatlarımızın ruhunu kendimizde gördük, damarlarımızdaki asil kandan başka silahlarımız yok idi.

Vatan, millet namusunun Çinlilerin pis ayakları altında çiğnenmesi, sağ yanımdaki önümdeki arkadaşlarım kurşunlandı, sol yanımdakinin kalbine vahşi Çin askeri süngü saplıyordu, çekip aldım onun elindeki süngülü tüfeği, o tüfeği elime almam ile sol omzumdan, sağ bileğimden vurulmam, başıma sopa yemem bir oldu… Gözümü açtığımda hapiste Çin işkencesindeydim. Dilim dilim kesilen sırtıma tuz biber döküp gülüyordu bir grup cellat… Başka gördüğümüz işkenceleri ne sen sor ne ben anlatayım… O işkenceciler karşısında 20 tırnağımın sökülmesi, devede kulak kalır ablacığım… O işkenceciler (oğlan elektriğe tutulmuşçasına silkindi, sallandı…) Neyse beni ölüler topluluğunun içine atmışlar. Şansıma bir Uygur emeldar (makam sahibi) kendi oğlunu arayıp hapishaneye geliyor, ölüler arasından oğlunu arıyor, beni oğluna benzeterek, yarı ölü hapisten çıkartıyor.

– Onun kendi oğlu?..

– Çelik fabrikasına götürülerek, bir gün önce yakılanlar arasındaymış ne yazık ki (yine ufladı oğlan)…Ölü dürü demeden, arslan yiğit, ay yüzlü kızlarımızı kömür yerine yaktı ya!

– İkiz kardeşin??

– Onu meydanda, binlerce kişi önünde kurşunladı, yani idam cezası! (Oğlan sol eliyle sol göğsünü ovaladı, olmadı hafifçe yumrukladı ve dedi ki):

– Bu kadar dert veren Allah, Uygur’a yüreğini etten değil, taştan yaratsaydı bari! (Hemen ekledi) Affet Allahım, sana isyan etmek hakkım da yok, haddim de yok. Niyetim de yok! Ama…

Hafıza Hanım, oğlanın acı yarasını deştiği için çok üzülerek…

– Özür dilerim oğlum, bu kader acıları…

– Kardeşimin idamından da beter bana acı veren yine bir şey var biliyor musunuz? (Bir an taksi içinde sessizlik hakim oldu, ama caddede yüksek sesli polis arabaları ev evden tutukladığı Uygur gençlerini sürükleyip götürüyordu. Kimilerini yaya götürüyordu, elleri arkadan kelepçeli, kendi gömleğini ters çevirip yüzünü kapatmış, pantolonun kemerini çıkarttığı için aşağıya düşen pantolon kelepçe görevini yapıyordu.)

– Allahım, beni düşman eline düşürürsen düşür, ama yeter ki Çin’in eline düşürme!

Çerhinin ben çekmeyen

Cebri cefası kaldı mı?

Hasta gönlüm görmeyen

Derdu belası kaldı mı?

Hafıza’nın aklına nedense bu şarkı geldi. Bir de İbrahim Tatlıses’in “Allahım nedir günahım” şarkısı… O, aklını başına toplayıp, tırnaksız taksiciye “Oğlum öldürmeyen dert güçlendirir” demek istiyordu ama, heyecanlı oğlan ondan önce söze başladı:

– Kardeşimin idamından daha beter acı veren şey şu ki: (O, tek elinde direksiyonu tutup, öbür eliyle kalbinden sanki bir şey kazıyordu, çıkartmak isteyip çıkartamıyordu. Onun rengi birden değişti, tüyleri diken diken oldu, bir çift siyah yıldız gözlerinden nefret kıvılcımları ile beraber cevabı bulunamayan sorular karışık, gam kaygı alametleri gözüktü) o sözüne devam etti.

– Kardeşimin başına “güm” diye kurşun sıkılması ile, ona çok yakın bir mesafedeki, üç tane polis üniformasındaki Uygur kızlarının kahkaha atması bir oldu. İşte beterin beteri bu oldu.

Hafıza hayatında ilk defa teselliye söz bulamıyordu, cevapsız sorular bir dağ olup onun sırtına çökmüştü.

Hafıza Hanım Ankara’ya döndü, onun zengin, mutlu bir ailesi vardı. Ama her gece gaipten gelen, sihirli, tuhaf tırnaklar onun boğazını sıkıyordu, onu sorguya çekerek: “Sen hür dünyada hür yaşarken, soykırımda kalan milletin için, yok olma tehlikesindeki vatanın için ne iş yaptın ki?! Hiç ödemeyecek misin bu vatan borcunu?!” diyordu.

Birkaç ay depresyon yaşadı Hafıza Hanım, sonra çabalayıp bazen kendi kendine psikolog doktor olarak, sağlam ruh sağlam akıla kavuştu, demek ki ilacını buldu, o ilaç da vatan kurtarma niyetinin içindeymiş.

Hafıza Hanım şimdi dünyayı dolaşıp, her millet, her saha halkına tırnaksız taksicinin selamını iletiyor…

 

Zeynure İsa


30 Temmuz 2011, Cumartesi
Zeynure Öztürk
Bu yazı 4290 kez okundu.

Doğu Türkistan Cumhuriyeti Sürgündeki Hükûmeti©2004-2015

XHTML 1.0 Strict Standartlarına uygun. CSS Standartlarına uygun.